Kayıtlar

Haftasonları genelde ablamlar bize gelir çoluk çocuk. Geldiklerinde de yemekleri genelde ablam servis eder. Gel zaman git zaman bu servislerde ablam bir şeyin farkına varmış; günlük olarak takvim yaprağını koparma ve okuma hastalığım. En son geldiklerinde, yine bir yemek vaktiydi ve ben sandalyeme yerleşmeye çalışırken, birden takvim yaprağını kopardı ve al bakalım gazeteni oku dedi. Şaşırdım ama güldüm, hoşuma gitmişti. Birlikte geçen yıllarınız çoktan bitmiş, üzerine başka hayatlar inşa edilmiş  ve bu beklentiden ben çoktan vazgeçmiş bile olsam da hala ablanızın sizi izliyor ve ayrıntılara dikkat ediyor olmasını farketmek şahane bir şey. Neyse şimdi bunları bir yana koyalım ve takvimde bugün neler yazdığına bakalım. Sonrasında günün yazısını değiştirmeksizin buraya aktarıyor olacağım. Bu bazılarının hoşuna gitmeyecek  Efendim bugün ( yani dün)  12 Mayıs 2011 Perşembe idi. Gündüzler iki dakika uzamış, haliyle geceler kısalmıştı. Bu hala kazma kürek yaktıran havalara inat, yazın gide…

Banana

Bir çok şeyin içinin boşaldığının farkındayız, evet. Boşalan ne varsa içimize doluyor. Misal az önce yediğim muz; kabuğunun içi boş şu anda. İçi şu anda midemin dehlizlerine doğru hızla ilerliyor. Muz, sindirimi en uzun süren besinlerden biriymiş. Şu 21 aralık gecesinde sindirimi uzun bir besin tüketmem çok sorun olmayabilir, ne de olsa yılın en uzun günü, tam tamına 14 saat 27 dakika. Takip eden dört gün boyunca muz yiyebilirim yatmadan hemen önce. Dört gün boyunca gece tam tamına 14 saat 27 dakika.
Sindiremediğimiz şeyler de var. Uzun seneler boyunca sürüyor. Tabi bunlar besin değil.
Zaman söz konusu olduğunda...
neyse boşverin.

ismiyle müsemma...

15 Ekim Cuma günü, öğleden sonra bizim kattakı küçük toplantı odasında, yeni bir projenin hummalı çalışmalarını yapıyoruz. Bir kişi eksiğiz. Odadaki herkes için ayrı bir anlamı var o gün orada olmayan kişinin. Ondan örnek alır gibi her şeye rağmen yola devam etmeye çalışıyoruz. Onun payına düşenleri de biriktiriyoruz, geri döndüğünde hemen bize yetişebilmesi için. Ya da dönsün de yetişmese de olurdu. Bir süre sonra IK dan gelen tüm çalışanlara gelen maille herkes olduğu yerde donup kalıyor: "beş gündür yaşam savaşı veren Hülya arkadaşımız Hakk'ın rahmetine kavuştu". 
Derin bir sessizlik hakim. Herkesten saklamaya çalıştığım ve  metanet, dirayet gibi kılıflarla gözlerden uzak tuttuğum çaresizliğim gözlerime doğru hücum etmeye başlıyor. Dayanamayıp odadan çıkıyor ve kendimi tuvalete kitliyorum. Yaklaşık 15 dakika sonra odaya dönüyorum. Herkes hala olduğu yerde çivili halde. Günlerdir Allah'tan ümit kesilmez diyerek sürdürdüğüm ve bir süre sonra akıbeti mucizelere kalan …

Çok sıkıştım babacığım

Madde incelendikçe, atom altına inildikçe yani, her şeyin belirsizlik üzerine kurulu olduğu artık ağızlara sakız. Henüz taşlar kafamızı yarmaya devam etse de, insanlık sonunda belli bir noktaya gelmiş bir kaç bin yıldan sonra. Hoş, bunun başlangıcında da daha suya sabuna dokunmadan aynı şeyi söyleyen arkadaşlar olmuş. Okuyoruz kitaplardan. Artık bunlar aklıma takılmıyor.
"Baba, daha gelmedik mi?" demekten alamıyorum kendimi son zamanlarda. Bu arada, burada, dışarıda,siz neredesiniz bilmiyorum ama çılgın bir rüzgar var. Bunu sorabilmek için bir de Baba figürü lazım. Geçenlerde biri demişti, kim demişti hatırlamıyorum, "bu Türk milletinin babalarıyla olan sorunsalını çözersek zaten uçucaz, kimse tutamayacak bizi" diye. Bu dediğim sembolik bir baba, yani en azından yolun neresinde olduğunu falan söyleyen, seni susturmak için çikolata, şeker emsali şeyler tutuşturan eline falan. Hayır, babamla ilgili sorunlarım aynı sizin gibi artık bir yerlerde kemikleşti ya da kıkırd…

Kendi ağuşumda kırgın ve aksiyim.

... Hata yapmak fırsatını Adem’e veren sendin bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda ... Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi taşınacak suyu göster,kırılacak odunu kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin tütmesi gereken ocak nerde? *** İsmet Özel - Münacaat
Şu garip denklem, afrikada başında akbaba bekleyen bebe, bardak üstüne bardak deviren mehtaba karşı biz.  er-Rezzak. Yarattığımin rızkına kefilim diyor. E Rahmetin?
Esmadan birini anlamak isteyip/çalışıp, bir diğerinin içinden çıkamamak, esmadan esmaya sığınmak(hayır, bir kaçış şeklinde, bir nevi sekarat haline koşmak)..seğirtmek bizimki.
Bu bizler benim aslında, tek kişilik bir muhasebe. İsimler arasında aslın idrakinden mi şaşıyoruz ne?
Güzel bir akşamdı, güzel insanlarla. Ağustos mehtabında, haddim olmayarak tavsiyelerde bulundum. Konuştuklarıma ben bile inanamadım. Kelli felli (hayır, entel muhabbetleri değil!) konuşmala…

Gözlem yoksa gözlenen var mıdır? Bir nevi belirsizlik ülkesi.

Fatih, sonunda üniversiteyi bitirmiştir. Cebinde elli mark vardır. Ya memlekete dönecek ya da İstanbul'a gidecektir. Bir de İstanbul'u göreyim der...
Uzun bir süre memleketten arkadaşlarının yanında kalır. İş bulma ümidi tükenmiştir. Ertesi gün memlekete dönmeye karar verir ama gelmişken de bir Fener maçına gideyim diye düşünür, öyle ya anlatacak bir şeyleri olsun İstanbul'a dair. Otobüs parasını ayırır. Memlekete dönüşünü bir gün erteler. Maçtan geldiğinde yorgundur.Çantasını hazırlarken evin telefonu çalar, arkadaşları evde olmadığından o açar telefonu. Arayan Mehmet'tir:
-Sa Fatih sen misin? -As Mehmet benim ya.. -Ne haber, nasılsın? -Çok şükür be Hacı Mehmet, geldik işte dolaştık iş bulamadık dönüyorum yarın memlekete, sen nasılsın? -İyiyim ben de şükür, işin aslı ben de çocukları bu yüzden aradım, Şişli'de bir şirket var, orda bir abimiz eleman sormuştu, madem sana nasip yarın bir baksan? -Olur hacım bakayım da Şişli neresi, nasıl gidilir. -Şimdi caddeden 87 ye bin... …
Kimini dehre şah eder, kimini eyler geda
Her birini bir fen ile fani eyler adem

Salih Baba Divanı.