22 Haziran 2009 Pazartesi

Hazirun.

gündüzleri güvercinleri, akşamüstleri kırlangıçları, geceleri martıları dört dönüyor bu kentin tepesinde. asla boş bırakmıyorlar. yaklaşık iki saat boyunca güllü nargile içtim, bir yüzümü yıkıyım dedim giderken sekiz çiziyodum. başım dört dönüyor bu kentin tepesinde. boş bırakmaya gelmiyorum.
haftasonunu evde yaklaşık 34298 adet film izleyerek geçirdim. 4 ekmek arası, bi kase dondurma, sayısını hatırlamadığım bardak kadar çay içtim. güneşe hasret kaldım desem yeridir.
"ellerimde, parmak uçlarımda kekremsi bir tat var. biraz da nasıl derler esrik. zihnim yavaşlamış durumda rahvan sekiyor. tettimmeler sokağında kaldırıma oturmuş gibiyim. arkamdan kös sesleri geliyor. oturduğum yerden haliçe bakıyorum. o sırada elinde kök kök misvakla yeşil sarıklı bir adam geçiyor. peşine takılıyorum. bir yokuşa sapıyoruz, iki yanında evler yerine bel bel otlar var. lakin aşağı gitmek yerine yukarı tırmanıyoruz. oldukça dik tepesine yaklaştıkça burnuma fırından yeni çıkmış ekmek kokuları geliyor, tarifsiz. hemen sağımda güneş var. ışık gözlerimi alıyor bakamıyorum. yokuşun başına geldiğimizde yeşil sarıklı kös seslerini yanına alarak güneşten uzaklaşmaya başlıyor, ayrılıyoruz. ilerlemeye devam ediyorum, biri önde, arkasından bağlı elleri, düşünceli alnı ve eğik başıyla, peşinden elleri önlerinde kavuşmuş vird ü zeban ile bir beş-altı bıyıkları yeni terlemiş gencin arkasına takılıyorum. rahatsız edici değiller, dudakları gece kelebekleri gibi ve sesleri o kelebeklerin kanat sesleri kadar. yine bir ayrım, cebimden gayri ihtiyari ufak bir kitap çıkarıyorum ve rast gele açıyorum her nevi kuş hakkında bilgiler var, andelup sağda, sağa sapıyorum. bir süre sonra yine ayrımlar..umursamıyorum tekrar kitaptan medet umuyorum. o an, delip geçiyor sokaktaki sukuneti kırlangıçlar. çığlık çığlık. büyükçe bir yol var karşımda sol yanım iniş sağ yanım çıkış ama tepeye yakın. köşe başında, ilkokuldayken, fiskobirliğin fazla fındıklarını dağıttığımız kapısındaki bir kulağında küpe donuk bakışlı pos bıyıklı kavuklu balmumundan heykeli görüyorum. serin bir rüzgar tam karşımdan esiyor, güneşin peşinden çok hoş geliyor, vardır bir hayır diyorum, hayırsa şayet sağdadır diyorum,sağa dönüyorum.
kısa sürede zirve ardından göz alabildiğine uzun bir yokuş, genişçe ortasında bir yatır gözüküyor. devam ediyorum, uzun yokuş boyunca zihnimden dört nala atlar geçiyor, yelelerinden saman çöpleri savruluyor, küçükken akşam üstleri ben harmanda koşarkenki gibi, samançöpü öyle insanın her yerine kaçar, kaşındırır. rahmetli dedem elinde lokma tatlısıyla artık geç oldu gelin, eve girin diye bağırıyor, dedimi özlüyorum. güzel günlerdi. atlar gözden kayboldular, yatırın yanından geçiyorum, selamlar ve mukabele ardından. yokuşun sonlarına gelmeye başladım. sol yan uçurum sağ tarafımdan hırçın yükseltiler ama yeraltı suları sesleri. çok uzaklaşmış gibiyim evden. bir kaç paytak çocuk ellerinde yarım ekmek arası domates sokakta misket oynuyorlar, bozmadan devam ediyorum. kös seslerini yeniden duymaya başlıyorum. karşı köşede zebun edici bakışlarıyla gözleri ahular tir-i müjganlarıyla fakirin yüreğine atış talimi yapıyorlar. lakin lahdi mühürleyeli çok oldu. bir aşağı sallanıyorum hemen berideki yokuştan, oklardan bazıları üzerimde uçuşan turnalara geliyor. biri düşüyor önüme, duruyorum, bana bakıyor, ben ona bakıyorum. gözlerini kapıyor. bir tüy -flood like a feather, in a beautiful world- yavaşça süzülüyor, havada yakalıyorum. içimi kasvet kaplıyor, tüyü gömleğimin arasından içime saklıyorum. kös içimde çalmaya başlıyor. şaha kalkıyorum, şahlanıyor içimdeki karaltılar, köşede bir çeşme görüyorum ona doğru dört nala koşmaya başlıyorum, güneş bir turna boyu tepemde, çeşmeye ulaştım, nefeslenme, kana kana nefesleniyorum, kana kana su içiyorum, yüzüme çeşmeden akan soğuk suyu çarpıyorum. çeşmenin yanından uzunca kare taşlı bir cadde uzanıyor. bu caddeyi tanıyorum. kaç kere kare taşlı bu yoldan geçmiştim kim bilir..sonunda dünyayı boynuzlarında taşıyan bir boğa var. kırmızıyı değil bahriyeli beyazını sevmez amma. bu defasında kare taşlı bu metruk yolda, boğayı görmezden geliyorum. yukarı tırmanmaya başlıyorum. annemin sesi geliyor evet duyuyorum. yine hızlandım ,cingöz çocuklar yol kenarlarında perdelerin arasından bana sırıtıyorlar tırıs tırıs ilerlerken. annemin sesi dedim ya hani, annem gibi kokmaya başlıyor ortalık, şebnemler, güller, yavaşlıyorum, yine rahvan. koku ve ses rahatlatıyor beni. evin önündeyim merdivenleri çıkmaya başlıyorum. çıktıkça iki basamak arası yükseklik artıyor. bir dakka, yükseklik artmıyor, ben küçülüyorum. birinci kat üniversitedeyim, ikinci kat lise, üçüncü kat ortaokul, dördüncü kat evin kapısı ilkokul. koku daha da keskin. kapı açık içeri giriyorum. ortalıkta kimse gözükmüyor. odaya doğru ilerliyorum, odaya doğru emekliyorum. yatağım orada, az kaldı tırmanıyorum, bereket çok yüksek değil bu halime rağmen duvarlar diplomalarım, at resimleri ve kitaplarla dolu yine de, tanıyorum hepsi benim bunların. ve . ve yine o duruk saat tam yatağın baş ucunda. geldiğimi anlıyorum. yatağa uzanıyorum. parmağımı oynatacak mecalim yok. sadece saatin "tak-tik"ini uyguluyorum. duruyorum. uyku bastırıyor. gül kokuları tenime sinmiş durumda. aynımı kapıyorum, bir nun oluyorum, bir oyun tüm bunların hepsi diyorum. görüntüler silinmeye başlıyor. aynanın sırrı dökülüyor. karanlık.yokum."
uyanıyorum.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Tuhaf bir yarma

Her gün onlarca şiir yazılıyor, onlarca hikaye, onlarca deneme, onlarca fikr-i sabit, onlarca eleştri ve dahi onlarca ahkam, onlarca serzeniş, onlarca deneme; evet ve de binlerce yanılma. Kişi bildiğini söylüyor, bilmediğini söylüyor, sezdiğini söylüyor, bezdiğini söylüyor, sevdiğini söylüyor, sövdüğünü söylüyor; söyleyebilmek büyük zanaat, eyvallah!


Ben bazen bu gruplardayım bazense gruplar altı. Gittikçe daha seyreliyor bu gruplara girişim. Çünkü ciddi şüphelerim var. Varlığa, hakikate, aşka, anlama dair doğru veya yanlış bildiklerim veya bildirilenler...devamlı çizgi çekmek uğraşı, çerçeveler, kanaviçeler, başağrıları, ayak havluları, el sabunları...artık şuna kanaat getirdim: biz, yani insanlar yaşadığımıza inanmıyoruz; her ne şekilde olursa olsun inanmıyoruz. İsteyen istediği gibi, sorduğu soruya göre alsın "yaşamak"tan kastın ne olduğunu, arzu ettiği gibi..inanmıyoruz, inanamıyoruz ve sorular soruyoruz, beyin fırtınaları, zihin cimnastikleri, tefekkürler...tatminsizliğimizin sınırı yok. Bizler, yaşadığımıza inanmıyoruz, ciddi şüphelerimiz var.


Akşam üstü eve dönerken yine aynı yol üzerinden eve doğru ilerliyordum, çok saçma ilerleyecek ama yazmak istiyorum: Öyle çok fazla kafamı yormuyorum sakın yanlış anlamayın, geçenlerde bir yazımın sonuna "ölümün kamusallığı" gibi bir şey eklemiştim. Bugün, benim şahsen tanışamadığım, lakin ahbaplarını tanıdığım birinin vefat haberini aldım-Allah ona rahmet etsin-. Ölüm olgusunun karşılığı hissetkilerim, hayatın kilometre taşı denilen yerlerden birinden beri farklı seyrediyor. Yine öyle ilerledi. Evet yokuştan aşağı inerken bu son kısımdaydım ve bir üst paragraftaki şeylerle karışık -ne demeli?- bir sarsıntı oluştu...


Şimdi parçaları birleştirelim.
1-Her şeyin dibine kadar iniyoruz,
2-Yaşadığımıza inanmıyoruz,
3-Ölüm haberine kamusal bir biçimde yaklaşıyoruz,
4-Ölümden korkuyoruz, ölmemek için elimizden geleni yapıyoruz



hayatımız inan/a/madığımız şeyleri korumak ve inandığımız şeyleri gözden çıkarmakla geçiyor.
bir şeyleri eksik yapıyorum.
bir şeyleri eksik yapıyoruz.


eksiler alanında dönüyor bir şeyler.
eksiler alanında bir şeyler.


ve sanırım en sonunda, bundan dolayı en iyi nasihattır ölüm.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

bugün


evet dün, dünde kaldı cancağızım. bugün, söylemeye değer yeni sözlerin var mı?

mayıs yağmurları da sona erdi. tümden bir terkediş. şimdi neler mi olacak, terkedişin binbir türlüsü. evet, mayıs yağmuru ve daha bir dolu değişik şeyler. kentten köye göçler başlayacak, okullar kapanacak, becayişler yapılacak vs.

bir kaçış da henüz başlamış bugün duyduğuma göre. hiç bir şey yapmadan durmak sanırım benim yapacağım, asıl kaçış. seyretmek, şahit olmak. bay kronos inanın bugün size bile bir kin hissedemiyorum. şu ağaçlar gibi olmak lazım dedim bugün. bir zaman gelecekti ya hani, dişlerini ağaçlara geçirip bekleyecekti insanlar. kitlenen çene, ölesiye sabit. o zamanlarda mıyız yoksa?

yanlış konumunun bazı şeylerin, neden yanlış konumda olduğuna dair düşünceler toplandı beynimin muhtelif bölgelerine bu akşam. henry, neden burdasın. valdo, neden baldo pirinci sevmezsin. mücella niye bu kadar sıkkın canın?

yaklaşık 43 dakika sonra uyumayı düşünüyorum. bir insan aynı suçtan iki defa yargılanamaz ne de olsa. lakin, kimse bu dünyanın adaleti olduğunu da söylemedi. olumsuzluklar olarak gelmiyor aklıma bunlar, yatay değil daha çok dikey bi adalet var.

gizli bir cemiyete üyeymişim gibi hissediyorum.

01 Mayıs 2009 Cuma

dün

nisan yağmurlarının ardı arkası kesilmiyor. mayıs yağmurları başladı daha sonra. tam oturduğum yeri bilirsiniz. tam karşımda bir minare var aralıktan onu görürüm hep. insan görmem kalkıp bakmadığım sürece pek. kuşları görürüm ve gökyüzü elbette. çeyrek kubbe.

anlatacaklarımı dinleyecek kimse yok mu?

17 Nisan 2009 Cuma

Felsefe penetrasyonu maksimum, bütün motorlar tam yol ileri

Amcabey, Peyami Safa ile Nietzsche karışımı bir meyhane bilginidir:

"Boş versene evladım" diye yanıtladı Amcabey; "Eğlenmek istesek tiyatroya gideriz. Biz buraya zaten acı çekmeye geliyoruz. Acının tesellisi acıdır."

Olaylar gelişir.

09 Nisan 2009 Perşembe

Being ötür (T) aksime/ A'ref-i nefssin! Merdüm-giriz olmak istersen.

Gündüz yediğim somon balığı sanırım bünyemde ilginç reaksiyonlara sebep oldu. Midem bir tuhaf ve aylardan nisan aynı zamanda. Avatar'ın bir bölümünde kahramanlarımız kutupta yaşayan su bükücülerinin kabilesine gidiyolardı. Ateş bükücülerin gücü güneş tutulmasında maksimize olurken su bükücülerinde ise aynı durum, ay tutulmasında oluyordu. Kutuptaki mekanda ying yang ı simgeleyen iki alabalık mabetvari bir havuzda yüzüyor dengeyi koruyordu. Şimdi aklıma bu geldi, yani o somonlar orada denge ayaklarına yatarken burada ise farklı bir tavır sergiliyor, bünye bükücü eylemlere girişiyorlardı. Somonluk adına utanç verici...bünyem bükülüyor uzay-zaman düzleminde..ân, delip geçiyor..

Felsefe bir düşünme biçimiydi o halde. Fringe diye bir dizi izlemeye başladım. kısa zamanda beğendiğim bu dizinin sözlükten anlamına bakıp bir anlamının da "zülüf" olduğuna görünce aklımdan bir tavşan tuttum. Nazmiyi ise cami duvarının dibine konuşlandırdım. Çünkü o delikten geçecek herhangi bir fare kulaklarımı kemirebilirdi. Şiir düşünme biçiminin kralıdır diye bağırmak istedim.

tüm bu endişeler altında üstün dökmen eğitiminin son bölümünü tamamladım. ve bir skeçte patron rolünü üslendim. yaşım küçük göstermesine rağmen rolüme çok çabuk alıştım, doğaçlama bir şekilde personeli canlandıran raportör arkadaşı gayet profesyonel bir şekilde reddettim. yanlış konumunu raporların şirketlerde, reddetmek gerekiyor..

şimdi ise mahsunun beni taksime götürmesini bekliyorum...Babazula rulez!!
işte size bir sample şu adreste:

27 Mart 2009 Cuma

TEŞVİŞ

Başlamadan önce, bloggerın beni hatırlamamasından dolayı her defasında login yapmaktan duyduğum bıkkınlığı dile getirmek istiyorum. Defalarca beni hatırla diye çek atsam da, yine de her geldiğimde tamamen bir yabancıyım onun için. Neyse bir gün canı sıkılır da sayın yetkililer bu şikayetimi okursa umarım bir çözüm bulurlar buna. Zaten ayda yılda bir yazıyoruz onda da ağzımın tadını, parmaklarımın şevkini kaçırmasınlar.

Beni buraya atan rüzgara gelecek olursak, farketmişsinizdir sevgili okurlarım -bir dakika. hayalimden kitle oluşturdum sanırım, ara sözleri sevdiğimi daha önceden belirtmiştim- 8 şubattan beri herhangi bir şey yazmadım. Nedenine gelecek olursak tabi ki klasik dünya işleri. Bu arada az önce sigaramı söndürürken elimi küllüğe tamamen soktum. Evet, ne diyordum klasik dünya işleri. İşe güçe verdim kendimi. Çok yoğunum. Takvimim çok dolu; Projeler, toplantılar, yemekler, balolar, resmi temaslar ve aile ziyaretleri. He He ne komiğim. Mümkün olduğunca imla kurallarına dikkat etmeye çalışıyorum bu arada, nedense bu hassasiyet?

Şimdi ben işe güce verdim ya kendimi, hani annem de yoktu ya, o sırada ben dengesiz beslendim, az uyudum ve çok yoruldum. E sonra noldu? Sevgili vicıtım bu kadarına pes, indiriyorum şalterleri dedi ve bağışıklık sistemim bir süreliğine servis dışı kaldı. Daha sonra her zaman söylediğim şu mazi üzerime sakız gibi yapıştı, evet şu alnımdaki küçük yarıklar yani çocukluk hastalığı su çiçeği, latince ismi sanırım Herpes, karanlıklar ardından daha omuriliğimin kökünden çıkıp geldi ve kademeye girdi. Evet doktor dedi yüreğin kabarmış senin dalağın şişmiş çok yormuşlar seni çok germişler delikanlı. Evet amca dedim burası ne kadar sıcak. Sonra bana yüzellimilyonluk bi ilaç yazdı dalga geçer gibi yedi tane var içinde topu topu. Bir de krem o da bebe kremi. Ya bunlar Zona için. Zona çıkardım ben
Ağrı yapıyor şimdi. Sonra bilgisayarıma Zonalarm programını kurdum. Sağlıklı yarınlar içün.

Evet birinci fasılı bitirdik. İkinci fasılda ise zonamı yakından inceliycez hep birlikte. Ama önce ağzımın kenarlarındaki yoğurt bulaşıklarını silmem lazım, nitekim az evvel bir tabak mantıyı absorbe ettim. Evet sildim. Az sayıdaki sigaram, blekbörim ve ben sizlere bir takım şeyler anlatmaya çalışacaz. Tabi anlatırken hiç öyle ölümün kamusallığı falan gibi mevzulara girmiycez. İyi kimseleriz biz.

Neyse zona diyorduk değil mi?

Şimdi bu zona sırtımda çıktı. Tamam çok iç açıcı bir mevzu değil, kabul ediyorum. Ancak anlatmak istiyorum. Çünkü ben birazcık manyağım. Aman est. falan diyosunuz burada eminim. Zona felsefesi yapmadan tamamen görünüşü üzerinden yoluma devam ediyorum.

Şimdi ayna vasıtasiyle zonamı inceledim. yaklaşık yedi sekiz tane kabarık var. sinek ısırığı gibi. Tabi incelerken hemen bir şeyler benzetme hastalığım tuttu ve bir elin parmaklarından az sayıdaki kabarıklarımı, yıldızlı gecelerimizin değişmez misafiri, denizci ve kervancıların kadim dostu, polarisin ahbabı ve kahveyi seven bir millet olarak çağrışımlarından dolayı ve dahi avamın bildiği sayılı takım yıldızından biri olan Büyük Ayı takım yıldızına benzettim. Evet dizilişleri aynen o kıvamdaydı. Şimdi Büyük Ayının nam-ı diğer Ursa Major un, neden bu şekilde adlandırıldığını siz de benim gibi zamanında merak etmişsinizdir. Lakin ben yine de burada açıklayıcam, sonra aman ben görmedim aman ben duymadım demeyin.

Bu konuda çeşitli rivayetler var. Tabiki bu antik yunanlar boş durmamış bunlara da bir şey uydurmuşlar. Aman efendim biri zeusu sevmiş, sonra köpek olmuş yok kralın kızını öldürmüş yok öbürü çocuğunu yemiş össye girmiş yok mızrağı atmış canım kızı paralamış,efendime söyliyim özetle bir ton aşk, skandal ve entrika dolu mitolojik tevatür hali hazırda mevcut. Eskiden bakardım ansiklopedilere. Büyük ayı, küçük ayı, köpekti kurttu tavşandı..ulan üç yıldız var ben mi körüm nerde bu hayvanın kuyruğu nerede toynağı diye az sinirlenmezdim hani. Lakin şimdi yedi kabarcıktan kendi gök kubbesine irtica eden biri olarak buna pek hakkım olduğunu sanmıyor, aksine antik yunanlıları anlıyorum. Uzlaşmacı bir tavır sergiliyorum bilahare.

Zaten 8 şubat tarihli yazımda kulaklarını çınlattığım kronosun, yani zeusun peder beyi, bir şekilde devam eden yazılarıma müdahil olmasından hiç şüphem yoktu. Onun parmağının olması kuvvetle muhtemel.

Şu an mantı yüzünden karnım cımbıldadığı ve ağrı katsayım arttığı için yazıyı noktalamak istiyorum. Yazıyı noktalayıp post prodakşın evresini bitirmiş olacağım. Daha sonra post evresine geleceğim. Evremde yalnız olacağım elbette bknz flika. Yolladıktan sonra yazıyı, içeride yatan hasta validemle birlikte akşamdan beri tesis etmiş olduğumuz sükunet ortamına kendimi bırakacağım. Ucu nereden çıkar bilmiyorum ama kısa bir süre içinde uyuya kalacağım hususunda sizleri temin ederim.

Güncel haberler babından Muhsin Beyin geçirdiği kazayı da anmadan edemeyeceğim. Her şeyi takdir çerçevisinde değerlendirmekten başka elimizden ne gelir ki? Ben şahsen halen yaşamakta olduğuna inanmıyorum. Allah rahmet etsin kendisine, şahsen tanımıyorum ama sözüne güvenebileceğim bir kaç kişiden duyduğum kadarıyla kıymetli bir insanmış. Bize de hayırla anmak düşer en azından. Bakın bu da ölümün kamusallığına çıktı bir şekilde. Herkes "sıra bende değil" alternatifini tekrar gözden geçirmeli belki de. Böylelikle vefatıyla bile hayır işlemiş olur, ki bir insan daha ne istesin. Metnin seyrine pek uymadı ama idare edin dayanamadım.

Hasılı kelam arayı açmamak ümidiyle yine aranızdan ayrılıyorum. Sizin de zaten çok umrunuzdaydı.
Neyse, selametle.